New York benim icin bir ruya sehirdi aslinda… Bu zamana kadar gordugum bir cok yerden farkli.… Insanlari da kendi kadar buyuk olan bu sehirde, ben kendimi kucuk bir nokta gibi hissettim, bu cok korkutucu bir gercek, bir guc aslinda! O koskocaman binalarda kimseden bir ani, bir iz yok, tarihi sadece muzelerde gordugunuz, insanlarin aklindaki ‘buyuk’ kavramini zorlayacak kadar buyuk bir yer, cesit cesit insanin her gun yatagindan kalkip savas verdigi bir sehir… Avrupa’nin aksine 24saat yasayan bir sehir… Insanlarin muzikle beslendigi, birbirlerine buyuk laflar ettigi, kargasanin cazip geldigi bir yer…
Neredeyse on gun boyunca oralardaydik… Insan o kalabalikta, o yorgunlukla anlamiyor! Anilar, gecen zaman, yarim yarim uykularin arasina sikisip kaliyor. Sonra kucuk dunyaniza, gundelik islerinize donunce, cekilen fotograflara bakiyorsunuz, hakkinda konusyorsunuz! Ve orada olmayi cok istiyorsunuz. Evet, sanirim New York benim icin tam anlamiyla buydu! Sevilecek bir yani yok gibi, ama bazen sevmekten ote…